Sabrın Yarısı

ÖMRÜMÜZÜN EN güzide zamanları sıkıntılardan köşe bucak kaçıp, bolluğu, rahatı ve huzuru aramakla geçiyor. Yazın bunaltıcı sıcağından, kışın üşüten soğuğundan hemen uzaklaşıyoruz. Nefsimize zor gelen birçok şeyi, hayırlı olduğunu pek aklımıza getirmeden, zahmeti yüzünden türlü bahanelerle geri çeviriyor veya devam ettirmiyoruz. Buna rağmen, kimi zaman hayatımız, karanlıklarımıza ışık olacakmış gibi gelen rahatlamalardan uzaklaşıyor, hastalık ve maddi zorluklar gibi türlü türlü dertlere yöneliyor. Sıkıntılı geçen günlerimiz, huzurlu geçen günlerimizi aratıyor. Zaman zaman vesvese ve endişeler, zihnimizi sarıyor, çözümsüzlükler elimizi kolumuzu bağlayabiliyor. Gelgitler içerisindeyken yaşadıklarımızın birer sabır denemesi olduğunu hissedebiliyoruz. Böyle zamanlarda önemli olan, halimizin isyân yakınmalarına mı, yoksa her şeye gücü yeten, bizi yaratan Rabbimize edepli birer yakarışa mı kapı aralayacak olmasıdır.

Ramazana dair ayet ve hadisleri hatırlamak için kitaplara göz gezdiriyordum. Bir hadis-i şerif gözüme ilişti: “Oruç sabrın yarısıdır. Sabır da imanın yarısıdır.” (Ebu Hureyre). Bir diğeri ise şöyleydi: “Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O benim içindir. Onun mükâfatını da Ben veririm. Oruç tutan yemesini ve içmesini benim için terk etmiştir”” (Buhari) Zihnimde hemen sabır ile mükâfat arasında bir bağ kuruluverdi. Zira, oruç tutmak, hele de sıcak havalarda, ağır işlerde çalışmak gibi zor şartlarda gönül huzuru içerisinde orucun sakinliğini ve serinliğini hissedebilmek, ancak esaslı bir sabır ile mümkündü ve sabrederek oruç tutanın mükafatının Cennet olduğu bildiriliyordu.

Aslında dünya imtihanını geçebilmenin en zorlu kısmı sabırlı olabilmekten geçiyor. Sabrı, ibadetlere devam, günahlardan kaçınmak ve musibet hallerinde isyana ve yanlış yollara sapmamak konularında azimli ve sebatlı olmak diye düşünebiliriz.

Yaşarken ya nefsimizin hoşuna giden, kafamızı veya bedenimizi rahat ettiren durumlarla ya da tersine hoşumuza gitmeyen, bedenen veya ruhen sıkıntı veren hal ve hareketlerle imtihan ediliyoruz. Üzerimize düşen her iki durumda da ilk önce sabretmek oluyor. Eskiler derler ki, musibetler karşısında imanı yeterince güçlü olanlar sabredebilirken, afiyette olma durumuna ancak daha ileri seviyede, hikmet gözüyle bakabilen arifler sabredebilir. Zenginliğe sabretmek, fakirliğe sabretmekten daha zordur. Yokluk haline tahammül edebilmek; varlık halindeyken kıymetini bilemeyip heba etmekten, israf etmemekten, kibre, gurura kapılmak, şükrünü eda etmek ve infakta bulunmak gibi varlıklı olmanın en ağır zorluklarıyla baş edebilmekten çok daha kolaydır.

Doğu Afrika’daki kuraklık yüzünden milyonlarca insanın bu Ramazan ayında gerçek bir açlıkla karşı karşıya gelmesine karşılık, bizim iftarlarda doyurucu ve lezzetli yemeklerle donanmış sofralara kurulmamız, yokluk hali ile varlık halinde imtihan olunmaya en güzel misal olsa gerektir. Orada açlıktan kırılan insanlar varken, burada onların halini düşünmeden böylesine bir bolluk içerisinde hayat sürdürmemiz, varlıkta sabırla imtihan edildiğimizi gösteriyor.

Abdurrahman bin Avf radıyallâhu anh için zengin bir iftar sofrası hazırlanmıştı. Ancak o, yemeklere bakıp şöyle demişti:

“Mus'ab bin Umeyr, Uhud savaşında şehit edildi. O, benden daha faziletli idi. Ama kefen olarak bir hırkadan başka bir şeyi yoktu. Onunla da başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra dünyalık olarak bize her şey verildi. Doğrusu iyiliklerimizin karşılığının dünyada verilmiş olmasından korkuyorum.”

Daha sonra ağlamaya başladı ve yemeği bırakıp sofradan kalktı. (Buhari)

er-Rezzak ismiyle peşin peşin bunca ücreti verirken, es-Sabur ismiyle kendisine karşı yapılanlara emsalsiz bir sabırla cezasını geciktiren Cenab-ı Hak, sabra daha çok öğrenebilmemiz ve alışabilmemiz için bir Ramazana daha kavuşmayı bize nasip etti. Aç ve susuz kalmak, tahammülsüz olan nefsimizin hoşuna gitmeyen şeylerin başında geliyor. Bu öyle bir ibadet ki, açlık, susuzluk dışında tüm uzuvlarımız da oruçtan nasipleniyor. Birisi bize kötü bir şey söylediğinde, biz ona kötü şekilde karşılık vermiyor, malâyani konuşmuyor ve böylece dilimize oruç tutturuyoruz. Harama bakmıyor böylece gözümüze oruç tutturuyoruz Benzer şekilde, haram ve sakıncalı hareketlerden uzak durdukça ellerimize, ayaklarımıza diğer uzuvlarımız oruç tutmuş oluyor. Ramazan ayı dışındaki ömrümüze de yayabilmemiz için böylesine planlı bir talim ve terbiyeden geçmiş oluyoruz.

Yaşarken kulluğumuzu daha sık hatırlamamız ve bu şekilde ayaklarımızın yere basması için, kimimiz az kimimiz çok ta olsa dertlerle imtihan ediliyoruz. Sabır, böyle hallerde büyük bir teslimiyet haline dönüşüyor. Sabretmeyi bilenlerimiz, başına bir musibet geldiğinde Rabbine karşı yüzünü ekşitmiyor, haline razı oluyor ve şükrediyor. Yüreği ferahlamış bir halde sükûnete kavuşuyor. Davranışlarında daha ılımlı ve isabetli oluyor. Öfkeden, kendisine ve çevresine zarar verecek benzer hallerden uzak duruyor. Sabredemeyenlerimiz ise düştüğü sıkıntılarda, derdine iyice odaklanıyor, başka bir şey düşünemez hale geliyor. Derdi gözünde kat kat büyüyor, hayatının tamamını işgal etmeye başlıyor, Rabbini ona büsbütün unutturuyor. Sabırsızlığı onu devayı, derdi verenden değil insanlardan beklemeye itiyor.

Yalnız bir hadis-i şerife dayanarak, Allah (c.c)’tan sabır istemek yerine afiyet istemek gerektiği bildirilir. Zira sabır istemek demek bela istemek demektir. Muaz bin Cebel radıyallahu anh’tan nakledilen bir hadise göre, başına bela gelmedikçe, insanın sabır yerine afiyet istemesi gerekiyor:

“Rasulullah Aleyhisselatü Vesselam, bir adamın şöyle dua ettiğini işitti:

- Allah’ım senden sabır isterim.

- Sen Allah’tan belâ istedin. Afiyet iste.“

Günahlardan sakınmak ta sıkı bir direnci gerektiriyor. Nefsimizin meşru olmayan isteklerine veya şeytanın desiselerine uyarak günaha uzanmaya yeltendiğimizde, zorlu bir sabır imtihanıyla daha karşı karşıya kalıyoruz. Böyle durumlar için, günahlara sabretmeye karşılık olarak Cennet müjdeleniyor: “Sabır gösterip günahlardan sakınanları, cennetin kapısında: “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!” (Rad Suresi, 24)

Bir önemli konu da ibadetlere sabır ile devam edebilmektir. Özellikle oruç ve namaz gibi ibadetlere devam etmek nefsimize ağır geliyor. Oysa Rabbimize, saygımızı, itaatimizi ve teslimiyetimizi göstermenin en güzel yolu, kulluğumuzun özü olan ibadetlerdir. Cenab-ı Hakkı anmak, ibadetlerin en büyüğü sayılıyor. Üstelik azimle sabır gösterip devam ettikçe, ibadetler bizi günahların birçoğundan da alıkoyuyor.

Usulünce sabredebilmeyi bilmek, hayatı ve imtihanı anlayabilmek demektir. Ayette “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara Suresi, 153) buyruluyor.

İşte bu yüzden, bu yazının amacı, başta kendime ve tüm okuyuculara, yaşadıklarına karşı tevekkül içerisinde sabır göstermeyi tavsiye etmektir.

 

Aytekin Akar

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !